Untitled

Jul 2

-yorgun

sabah ezanını dinledikten sonra, güneşin doğuşu, ve sokağın canlanmasını izlerken, aynı zamanda yırtılmış veya parçalanmış külotlu çoraplar, akmış makyaj ve dağınık saçlar; bize ne kadar yanlış olduğumuzu anlatabilir. bir gece öncesinde ne kadar alkol alındığının ölçütü sabahki baş ağrısı değil de, o baş ağrısını geçirmek için aldığın ilacın ne kadar güçlü olduğuysa, zamanın geçmesi bitmiş sigara paketleriyle ölçülüyorsa; ben, sen yada diğerleri önemli değil, midedeki kelebekler, heyecandan dizlerinin titremesi, güzel kızlar ve onları umursamayan erkekler, belki de açlıktan baş dönmeleri veya uyku bozukluğu -bunu hiç birimiz bilemeyiz-, başucu kitapları, her ruh haline uygun playlist ler ve paylaşılamayan duygular, komidin üzerindeki çiçekler, boş şişeler ve yine ağrı kesiciler, yaptıklarının doğru olmadığının göstergesi. ama belki de yaptıklarının doğru olmadığını anlamak için bunların hiçbirine ihtiyacın yoktur, belki de gerekli olan şey, biraz daha düşmek, biraz daha yanılmak, rahatsız olmak ve edilmek -çünkü edilgen yoksa etken de yoktur- yalpalamak ve tekrar düşmektir, belki de yanlış yaptığını anlamak için yanlış yapmaya devam etmek gereklidir: baş ağrısı, sırt ağrısı, yüz ağrısı, boğaz ve burun tıkanıklığı çirkinliğin tanımıyken, bizim biz olarak varolmamız söz konusu değil ve buna rağmen diğerlerine tahammülümüz yokken, yeni aldığımız ayakkabının ayağımıza vurması, eteklerin kalçamızı büyük göstermesi, yada okuduğumuz kitapların başına attığımız ad,tarih,yer uygulamasının saçmalığını kavrayamamışken, iz bırakmak için bu kadar uğraşıp, benim diyebilmek için kendimizi mahvederken,saçımızı sıkıntıdan kestikten veya boyadıktan hemen sonra, her hafta izlediğimiz dizinin bir sonraki bölümü için boşver diyebilmiş ve bununla övünürken, personal space sorunları yaşarken, antidepresanların bağımlısı olmuş bir halde, güzel havalar, güzel müzikler, güzel insanlar, güzel yemekler ve güzel güneş gözlüklerinin peşinde koşarken, belki de yere yapışmalıyız.

yere yapışmalıyız ki, kadifeyle satenin, elbisenin kesiminin güzelliğinin, gömleğinin düğmelerinin, yada sokakta mendil satan adamın farkına varabilelim, gecenin bir saatinde arkaadaşlarla içmeye devam edebilelim ve belki de, tekrardan hata yapabilelim. yere yapışalım ki, kadehlerimiz durmadan dolmaya, sürekli içmeye, kusmaya ve yemeğe ve tekrar kusmaya gücümüz olsun, ayaklarımıza sürdüğümüz açık pembe ojeler masumiyetimizi koruduğumuza dair inancımızı güçlendirsin, dilenciye “biz de öğrenciyiz” dediğimizde içimiz rahat etsin; çünkü içimizde en basitinde bizim de sıradan bir insan olduğumuza olan güvenimiz tazelensin, ta ki buklelerimiz, gri eyeliner larımız, güzel kıyafetlerimizle, zizec ten, bukowski den, yada politikadan, tasarımdan bahsedene kadar. her şeyin manalı olduğunu ifade ettiğimiz parçalar bir puzzle gibi bir araya girdiğinde, taşlar yerine oturduğunda, raylar sıcaktan ve soğuktan genişlemeyip daralmadığında, yere düşebilelim ki, tekrardan uğraşacak bir şeyimiz olsun, kedilerle ve köpeklerle, kuşları beslerken, yada kardeşin evin içerisinde çığlık çığlığa bağırırken, en yakın arkadaşınla yada ailenle tartıştığında, onları göz ardı edecek bir oyunun, ve aynı zamanda yalnızlıklarını ve kırgınlıklarını unutturacak bir işin olsun. yere düşelim ki oynadığımız tüm oyunlar mantıklı olsun, sigara içmek, yada ağrı kesiciyi almak, okula veya işe gitmek, birileriyle tartışmak, yada birini köprücük kemiğinden öpmek, kaburgalarını izlerken zevk almak, çillerin ve benlerin fark edilmesi için, yara izlerinin yaşanmışlıklardan sayılması için yere düşelim, canımız acısın; hastalıklardan ayağa kalkamayalım ki, tüm bunların bir anlamı olsun.